GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» Koltuk Taşı
Cuma Eyl. 01, 2017 11:19 pm tarafından horosanlı

» Scorpion gpr
Ptsi Ağus. 28, 2017 8:17 am tarafından ramses28

» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

Kimler hatta?
Toplam 2 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 2 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 213 kişi C.tesi Tem. 29, 2017 8:28 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

YAŞADIKLARIMIZ

Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 YAŞADIKLARIMIZ Bir C.tesi Tem. 17, 2010 4:25 am

CANTAR

avatar


Huuu!

Geldi bu,

İster su,

Elini yu.

Diyerek kendisine has derviş selamını vererek gelirdi insanların
yanına.

Merhabalaştıktan sonra uzayıp giden bir kafiye dizisi ile hatır
sorardı.

-İyi misin hoş musun, dolu musun boş musun, kurumusun yaş mısın,
katık mısın keş

misin, toprak mısın taş mısın, yalnız mısın eş misin, dudak mısın
diş misin,

haya misin düş müsün, altı mısın beş misin, v.s. v.s.

Yeter demezsen sonu gelmezdi.

Severdi insanları ve bütün yaratılmışları. Başlıktaki üç namı ile
bilinirdi Ali.

Gönül hemşerimiz. Balların Ahmet’in oğlu Ali Gönül, 1315 (1899)
doğumlu idi.

Ömrünün üçte ikisini de tamamı tamamına derviş yaşamı olarak
sürdürmüştü.

Mesleği kalaycılıktı, gençliğinde Konya’lı bir hanımla evlenmiş, iki
çocukları

olmuştu. Sonra sonra gönlüne ilahi aşk ateşi düşmüş, artık
dünyalıklarla

avunamaz olmuştu. Halden anlayan bir insan olan hanımı nafaka filan
istemeden

ondan ayrılmış, çocuklarını da yanına alarak Ali’yi kendi haline
bırakmıştı. Bu

muhterem kadın onu hiçbir zaman kötülememiş, çocuklarına da
gerektiğinde

babalarına sahip çıkmalarını öğütlemişti. Onlar da lazım oldukça
gerekeni

yapıyorlardı.

Artık tam bir gezginci dervişti, bir bakarsın Taşkent’tedir, bir
bakarsın

Konya’dadır ya da Toroslar’da Yörüklere misafirdir, belki de güz
gelince onlarla

beraber sahile göçmüştür.

Meşhur selamını vererek bir eve bir meclise geldi mi o mekan onun
manevi havası

ile dolardı. Tasavvuf sohbetleri eder, kafiye dizer, kuran okur,
ilahi söyler,

öğün gelince de kurulan sofrada karnını doyururdu. Yatırırlarsa
geceyi orada

geçirir, okunacak hastaları varsa okur, yazılacak batınname muska
gibi şeyleri

varsa yazıverirdi. İsteyenin çocuklarına Kur’an okumayı öğretir,
karşılığında

bir şeyler verirlerse alır, vermezlerse gönül hoşluğu ile vedalaşıp
ayrılırdı.

Bir yerde uzun müddet kalıp konuk severleri bıktırmazdı.

Birde defineciliği vardı, ilk tanıştığı kişilere.

-Dünya umum defineler müfettişi Ali Haydar gönül hoş diye takdim
ederdi

kendisini.

Eninde ucu çatal iki çubuğu vardı, bir yerde durur bunların uçlarını
birbirine

geçirir bir şeyler okur, çubukların gösterdiği yönde ileri ileri
veya geri geri

gider, çubuklar aşağıyı gösterdi mi Ali Gönül’ümüz.

-İşte burada define var derdi.

Ona kalırsan toprağın altı adım başı define idi.

Bazı saf kişiler ona inanır gösterdiği yeri kazarlardı. Tabi sonu
hayal

kırıklığı olur, geriye zaman kaybı ve yorgunlukları kalırdı.

Bu definecilik tutkusu onun bir saplantısı mıydı, yoksa dünya
gailesi peşinde

koşan insanları dervişçe alaya alan bir davranışımıydı bilinmez.
Zaten deli

namını da bu defineciliği ve gezginciliğinden almıştı ama bir Allah
dostu onun

için; “Saplantı da olsa, bilerek de yapsa o ona perdedir. O gerçek
defineyi

buldu. Hak erenleri arasına girenlerde, insanlar tarafından
yadırganan böyle

hallerde olanlar da vardır” demiştir.

Kafiye düzmesi de yalnız hatır sorarken olmazdı. Ona bir kelime
verdin mi sonu

gelmez kafiye dizisi başlardı. Taşkent’te bir bayram yemeğinde bir
hemşeri.

-Haydi bakalım Ali ağa şu yemeğe bir düzme yap der demez, o
döktürmeğe başladı.

Sofrada fasulye yeniyordu.

-Fasülye mi kabak mısın, sahan mısın tabak mısın, havan mısın dibek
misin, karın

mısın göbek misin, dayak mısın kötek misin, kırma mısın kepek misin,
doğru musun

sapak mısın; diyerek sıraladı gitti.

Yine birkaç kişi ile yolculuk ediyorlardı, onlardan biri Ali’ye.

-Haydi yola da bir kafiye sırala bakalım deyince durur mu
dervişimiz, sıraladı.

-Tarla mısın yol musun, emir misin kum musun, yaprak mısın dal
mısın, bilek

misin el misin, yakın mısın el misin, uyuz musun kel misin, rüzgar
mısın yel

misin, dere misin sel misin, yayla mısın bel misin, ateş misin kül
müsün.

Kitap okuyan birisini gördü, hemen.

-Yazar mısın okur musun, çizer misin dokur musun, öter misin şakır
mısın, ala

mısın tekir misin, demir misin bakır mısın, Ömer misin Bekir misin,
zengin misin

fakir misin, dedi.

Bizde olduğu bir gün.

-Ali amca dedim, bu kafiye uydurmalarını niye yapıyorsun.

-Şairliğe hazırlanıyoruz yeğen dedi ve ilave etti. Evvela kafiye
talimini bir

tamamlayalım ardından da şairliğe başlayacağız.

Ama ömrü hep kafiye sıralamakla geçti, hiç şiir söylemedi.

-Ali Efendi; niye evlenmiyorsun böyle yalnız yaşamak sana zor
gelmiyor mu?

Diyenlere.

-Yakında; Gürcistan’a gidip bir gürcü kızı getirip onunla
evleneceğim diye

onlara takılır, arkasından da şu dörtlüğü ilave ederdi.

Taze kuzu Gürcü kızı, yeğin at;

Menfaattir menfaat.

Koca karı balsız arı, durgun at;

Mazarrattır mazarrat.

Onun sorunu: ne taze kuzu idi, ne de gürcü kızı. O bu hayat
gailesini çoktan

yaşamından atmıştı. Kendisini gerçekten tanıyanlarca o zamanımızın
tam bir

Anadolu ereni idi. Bu sözlere “Haydi canım sende” diyenler olursa
onların

düşünceleri de kendilerinin olsun.

Hazır cevaplığına diyecek yoktu; bir keresinde Çumra’da Feyzi
Yüceaktaş’ lara

misafir olmuştu. Yemekten sonra Feyzi rahmetli;

-Şu yediğin yemeğin parsasını çıkar bakalım, diye latife edince,
dervişimiz.

-Oh! dur bakalım, ben senden üstelik bir de diş kirası isteyeceğim
cevabını

verir ve herkesi güldürür.

Birisinde bizde iken ben de bam teline bir basayım dedim ve;

-Ali Amca şu defineciliğin de ne oluyor, yaptığın bal gibi riya
diyecek oldum.

Hakikaten bam teline basmıştım, çehresi değişti dakikalarca
sustuktan sonra

cevabı çok manidardı, sakin sakin.

-Yeğen dedi. Riyayı kişi kendisini karşısındakine üstün göstermek,
beğendirmek,

kabul ettirmek ve böylece bir çıkar sağlamak yani menfaat için
yapar. Benimse

definecilikle adım deliye çıktı, alay ediliyorum aşağılanıyorum.
Bunun riya

neresinde bende?

-Şaka yaptım Ali Amca dediysem de bu şakayı bile sevmemişti.

Öyle ya! Riyada yalan var, döneklik var, ihanet var. Bunlarsa
münafıklık

halleridir. Böyle bir kişinin de en korktuğu şey değil midir
münafıklık.

Kırılmıştı, hoş görmesine rağmen o gün bana yüzü hiç doğrulmadı.

Keramet denilebilecek bazı hallerine de şöyle şahit olunmuştu. Bu
hale

düştüğünün ilk yıllarında bir gece yatsıdan sonra Hacıvellerin
kapısını çalar.

Onu karşılayan Mustafa ve Ramazan Doğan kardeşlere.

-Sizin evin gün doğusundaki odanın dolabında taban tahtasının
altında gizli bir

yazma Kuran varmış onu oradan çıkarmamı ve okumamı söylediler der.
Kardeşler

merakla çivileri sökerek tahtayı kaldırırlar gerçekten Kuran
oradadır. İki

kardeş şaşkındır, orada bir Kuran olduğunu bilen kimse yoktur. Ali
onu sabaha

kadar okur, hatim indirir ve gider.

Ayrı ayrı zamanlarda ona okuması için iki çocuk getirdiler.
Çocukların ikisi de

çok güzeldi. Birinci çocuğun gözlerinin beyazı kanlanmış ve yüzünde
kırmızı mor

arası acayip bir renk oluşmuştu ve zor konuşuyordu. Yavrucak
konuşmaya

çalıştıkça sanki diline bir şey takılıyormuş da söz edemiyormuş gibi
eli ile

dilini siliyordu. İkinci çocuksa kasılmış bir durumda idi, gözleri
belirgin bir

durumda yuvalarından dışarı çıkmış, bir noktaya takılmıştı,
hırıldıyordu.

-Bunlara nazar olmuş bir okuyalım inşallah fayda görürler, yalnız üç
gün okumak

lazım dedi.

İlk okuyuşunda çocuklar rahatladı, uyuya kaldılar altlarına
koyuverdiler.

Uyandıklarında o bozuk durumlarından eser kalmamıştı. Üç gün okuması
devam etti

ve körpeler eski sağlıklı afacan hallerine kavuştular. Bu iki olaya
ben şahit

oldum, buna benzer birçok olayını da çok anlatanlar var.

1965 lerde durgunlaşmıştı, artık gezgincilik yapamıyordu. Oğlunun
evine

yerleşmişti. Gene manevi desteğe ihtiyacı olanların yardımına
gidiyordu fakat

eskisi gibi nerde akşam orda sabah etmiyor, gün bitiminde eve
dönüyordu.

Sene 1968 ve Ali Gönül 69 yaşındadır. Bir gün kapı kapı dolaşıp
komşulara.

-Ben bugün öleceğim hakkınızı helal edin dedi. Eve geldi, bir bardak
su ısıttı,

bütün abdest aldı, iki rekat namaz kıldı ve yatağa yattı. Kelime-i
şahadet

getirerek ruhunu teslim etti.

Kardeşi Mehmet Gönül’e;

-Ağabeyin Ali Gönül’ün hayat hikayesini Taşkent gazetemizde yazmak
istiyorum,

bendeki bilgilerin eksilerini tamamlar mısın? Dedim. Evine davet
etti,

bildiklerini anlattı ve ardından.

-Bir de sesini duy dedi. Teybi açtı, aşına olduğumuz o davudi tok
ses;

Huu!...

Geldi bu,

İster su,

Elini yu

Selamı ile seslendi.

Sanki kapının dışında da içeriye girmek için sesleniyor gibiydi
rahmetli

dervişimiz.

Yüce Allah ruhunu şad etsin inşallah… Amin.

Baki Burhan Akırşan

http://gizlihazineler.yetkin-forum.com

2 Geri: YAŞADIKLARIMIZ Bir Cuma Ağus. 06, 2010 2:44 am

ahmet16

avatar


amınn

3 Geri: YAŞADIKLARIMIZ Bir Cuma Ağus. 06, 2010 5:06 am

Misafir


Misafir
Amin Cantar uata eline emeğine sağlık

Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz