GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» Koltuk Taşı
DEDEDEN KALMA SANDIK Icon_minitimeCuma Eyl. 01, 2017 11:19 pm tarafından horosanlı

» Scorpion gpr
DEDEDEN KALMA SANDIK Icon_minitimePtsi Ağus. 28, 2017 8:17 am tarafından ramses28

» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
DEDEDEN KALMA SANDIK Icon_minitimeÇarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
DEDEDEN KALMA SANDIK Icon_minitimeC.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
DEDEDEN KALMA SANDIK Icon_minitimePtsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
DEDEDEN KALMA SANDIK Icon_minitimeSalı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
DEDEDEN KALMA SANDIK Icon_minitimeÇarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
DEDEDEN KALMA SANDIK Icon_minitimeC.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
DEDEDEN KALMA SANDIK Icon_minitimePtsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
DEDEDEN KALMA SANDIK Icon_minitimePtsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

Kimler hatta?
Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir :: 1 Arama motorları

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 213 kişi C.tesi Tem. 29, 2017 8:28 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

DEDEDEN KALMA SANDIK

Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1DEDEDEN KALMA SANDIK Empty DEDEDEN KALMA SANDIK Bir Çarş. Eyl. 01, 2010 9:49 pm

CANTAR

CANTAR

DEDEDEN KALMA SANDIK Default6
Çatıdaki, eski eşyaları karıştırırken, dedesine ait olan paslı, küçük define sandığını görünce hemen açtı.
Annesi, babasından yadigar kaldığı için paslanmasına rağmen onu atmıyordu.
Dedesi bir defineciydi.
En son Mısır’a gitmişti.
Orada ansızın
rahatsızlanmıştı, bir süre sonrada vefat etmişti.
Onu orada bir yere
gömmüşlerdi. Ona, ait olan eşyaları da ailesine göndermişlerdi.

Annesi, babasından kalan bu define sandığını çok severdi.
Sandığa
dokunduğunda, babasının eline dokunur gibi olurdu; nitekim babasının eli
defalarca bu sandığa sürülmüştü.
Asla sandığın üzerindeki tozları
silmezdi; babasının parmak izleri silinecek diye.

Özellikle üzgün olduğu zamanlar, tavan arasına çıkar, mezarı uzakta
olan babasını bu sandık sayesinde yanı başındaymış gibi hissederdi.
Onun
mezarına gitmeyi, onun yattığı yerin, toprağına dokunmayı çok isterdi;
ama bu imkansızdı; çünkü o çok uzaklardaydı.

Genç, sandığın kapağını kaldırdı, etrafa keskin bir naftalin kokusu yayıldı.
Sandığın içinden, dedesine ait bir çift terlik, rengi soluk bir
seccade ve bir de o zamanın modası olan bir siyah takım elbise vardı.
Genç, sandıkta bulunan her şeyi tek tek çıkarttı.
Siyah takım elbisenin ceketini, üzerine giyinip aynanın karşısına geçip, kendine baktı ve güldü.
Sarı saçları koyu renkli ceketin üzerine döküldü, mavi iri gözlerinin içi gülüyordu.
İnce uzun boylu olmasından dolayı, ceket ona küçük geldi kol bilekleri dışarıda kaldı.
Ceket gerçekten üzerinde çok komik duruyordu.
Gabardin, kumaşı sünmüş
ve naftalin kokusuyla hemhal olmuştu adeta.
Genç, elleriyle ceketin
yakasını düzeltti ve elini cebine koyarak, bir daha baktı aynaya; ama
eline bir şey değdi hemen cebinden çekip çıkarttı.

Bu sararmış katlı bir kağıttı, hızla kağıdın katlarını açtı.
Sararmış kağıdın üzerine etrafı kare çizgilerle çevrili, içinde de sadece birkaç çizgi olan bir harita çiziliydi.
Kare kutunun içindeki çizgide Arapça insan yazıyordu ve karenin bir kenarında da silik şekilde ecel yazıyordu.
Genç sevinçten yerinde duramadı:
– Yaşasın!.. Yaşasın!.. Oley be!.. Dedem haritayı cebinde unutmuş, diyerek bağırdı.
-Mutlaka, ömrü yetmediği için bu harita cebinde kaldı.
Heyecanla annesine seslendi.
-Anne!.. Anne!....
Kadın biraz öfkeyle mırıldandı:
- Yine ne var, oğlum ya?
Genç, koşarak mutfakta bulunan annesinin yanına gitti.
Kadın oğlunu, babasına ait olan takımın içinde görünce duygulandı, göz yaşlarına hakim olamadı.
Mavi gözlerinde iri iri damlalar sel gibi aktı durdu.
Omuzlarına dağılmış, kahverengi saçlarını elinin tersiyle geriye iteleyerek.
Gence doğru gitti üzerindeki cekete dokunarak.
-Ah oğlum!.. Bu ceket sana ne kadar çok yakışmış, diyerek gözlerini ondan alamadı.
Genç:
- Bırak ağlamayı da, sana bir müjdem var.
Bak dedem bu haritayı cebinde unutmuş.. Kadın
-Eeee!.. Bunda şaşılacak ne var ki… Genç:
- Ne demek, bu bir define haritası. Ben bu defineyi bulup, seni bu yoksul hayattan kurtaracağım.
Kadınının hüzünlü yüzünde sert şimşekler çakmaya başladı.
Yay gibi
ince kaşlarını çatarak, gözlerini irice açıp öfkeyle titrek boğuk bir
sesle bağırdı.

–“Öyle bir şey söz konusu dahi olamaz!..
Deden yanlış bir yoldaydı,
çalışıp alınteriyle para kazanmak yerine, kolay yoldan zengin olmanın
hayali içinde, her bulduğu haritanın peşine umutlarını bağlayıp göçebe
bir hayattan başka bir şey yaşayamadı.
Sonunda ne oldu?
Ne oldu biliyor
musun? Merak ettin mi? O zaman söyleyeyim sana. Define bulma umuduyla
kazdığı çukurlardan birine sağlığını ve bedenini koyup bu diyardan
gitti.
Anladın mı eli bomboş gitti. Sadece boş bir sevda ile yaşadı.
Tıpkı platonik bir aşık gibi sadece sevgilinin adını söyledi hayalini
kurdu ama; ona hiç dokunamadı, tadının nasıl olduğunu öğrenemedi.

Hayal güzeldir ama amaç olmadığı müddetçe, sadece hayal araç olmalı insana.
Seni yöneten hayalin olursa işte kişiliğini esir vermiş olursun.
Ömür
boyu sağlığını bir hayale mahkum ederek sürünüp durursun kaderin dert
labirentinde.

İnsan için en büyük define sağlıklı olmasıdır, yoksa fakirlik utanılacak bir şey değildir.
Deden define define diye mecnun olmuştu.
Gecesi gündüzü birbir
karışmıştı.
Hayalleri gerçeklere gebe kalamamıştı.
O ise hep
hayallerinin bir gün gerçekleri doğurmasını bekleyip durmuştu.

Ve bir gün hayalinin kısır olduğunu asla ona bir gerçek doğuramayacağını öğrendi.
Ölümün araladığı kara perdesinde..
Senin de onun gibi hayaller içinde kaybolmanı, eline kazma kürek alarak, dağların bağrını kanatan biri olmanı istemiyorum.
Sen sadece bir meslek sahibi ol, benim için dünyanın en zengin insanı olursun.”
Genç öfkelenerek güzel gözlerini kısarak annesine olan öfkesini bakışlarıyla onun gözlerinin içine ışınladı.
Kadın bu ışınların öfkesinden ürktü.
Bu bakışlar oğluna babasından miras kalmıştı.
O da rahmetli bir şeyi yapmak istiyorsa ve birileri de ona engel
olmaya çalışıyorsa bu öfke ışınlarıyla önündeki engele ne kadar kararlı
olduğunun mesajını verirdi ve bu ışınların en büyük özelliği de; önünde
hiçbir engelin kalmasına izin vermemeleriydi.

Genç:
-“Bak anneciğim ben senin korkularını anlıyorum ama; bu korktuğun
şeylerin hiç birini ben yapmayacağım. Neden her şeyi genelliyorsun?

Dedem bir hata yaptı diye onun torunlarının hepsi de aynı hatayı yapacak
diye bir genellemenin girdabına girme. Bu anlamsız genelleme girdabı
senin aklını alır dağıtır ve yok eder.
Anlamının rengini anlamsızlığa
boyar.
Anlamsızlıklar içinde anlam aramaya başlarsın ve işte dedeme o
zaman sen benzersin. Anlamsızlıkların anlam doğurması için bekler
durursun.
Anlamsızlıkların erkek olduğunu öğrendiğindede iş iten geçmiş
olur senin için.

Çık bu genelleme depresyonun kuyusundan.
Ne zaman bir şey yapmaya
karar versem önüme ya babamı getiriyorsun ya dedemi…
Ben ne babamın
hatalarının mirasçısıyım ne de dedemin.
Ben tek başıma bir bireyim.
Onlarla sadece kan bağım var.
Bu da kader bağımın olduğu anlamına
gelmez.
Her bireyin kaderi ayrı yazılır değil mi? Herkes kendine verilen
vücutla beyinle akılla Kendi kaderini kendi yazar.
Kimisi de haram
kalemiyle yazar, kimisi helal kalemiyle. Ben de kaderimi şimdi yazmaya
başlıyorum işte.
Bazen helal kalemini kullanacağım bazen de haram
kalemini ama; sonunda bu kaderin çirkin suratını estetik dualarıyla
güzelleştireceğim.
Ona bana gülmesi gerektiğini öğreteceğim.
O yüzden boşuna hırpalama kendini. Ben ne yapıp ne edip bu defineyi bulacağım..
Kimse bana mani olamaz.”
Kadın hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Genç, annesinin boynuna sarıldı,
-Seni üzdüğüm için özür dilerim anne; ama ben asla dedem gibi seni
terk etmeyeceğim, eğer bu hazineyi bulamazsam hemen evime geri
döneceğim, bir daha da bu evde hazineyle ilgili hiçbir şey
söylemeyeceğime, yemin ederim.
Ama artık ağlama, rızanı kalbinden
çıkartıp boynuma as ki gözüm arkada kalmadan gidebileyim.

Kadın gözlerini irice açarak korku ve endişeyle oğluna baktı.
Bedeni yere yığıldı iki dizinin üzerine çömelip inilti halinde:
-Ah oğlum!.. Sen çok küçüksün yol bilmezsin, iz bilmezsin, nereye nasıl gideceksin?
Genç, eğilip annesinin dizlerine kapanıp yalvarmaya devam etti:
–Lütfen anneciğim ne olur izin ver gideyim.
Hem sen beni asla merak etme ben cin gibi zeki birisiyim başıma hiçbir iş gelmez ki…
Annesi oğlunun saçlarını pamuk elleriyle okşadı başını göğsüne doğru
götürerek onun mis kokusunu kanarcasına içine çekti öptü öptü …

Genç de annesinin ellerini kavrayıp, öptü
-Canım anneciğim sil artık göz yaşlarını.
Azıcık da olsa oğluna güven ve izin ver de gideyim olur mu ha!... Olur mu?
Kadın:
-“Hiç bedene ruhunu ver de götürelim diye sorulur mu, sen benden
ruhumu istiyorsun?
Hiç beden kendisini terk eden ruhunun arkasında
dimdik durabilir mi?

Benim ruhum sensin canımı al da öyle git, sen benden gidince ben bende kalır mıyım sanıyorsun?
Sen ki kanımla beslediğim canımdan bir parçamsın hiç insan bir
zamanlar kendisine dünyalık etmiş karnında beslenmiş olduğu annesine
kalbini ver de senden uzaklara gideyim der mi?
Sen beni nasıl bırakırsın
yalnız başına sevgi kurağı olan bu yerlerde…
Beni de götür gideceğin
yerlere.”

Genç:
-“Anneciğim ben de sensiz yapamam ama; ben önce bir gidip oraları
görüp tanıyayım.
Oraya tamamen yerleşeyim.
Sonra da gelip seni alırım.
Sen bir kadınsın. Naifsin sen her yere giremezsin. Eğer benimle gelirsen
sefalet çekersin.
Ama benden sonra gelirsen benim işimde kolaylaşır.
Hem ikimizi götürecek yol paramız da yok ki…
Lütfen anneciğim razı ol da
gideyim…”

Annesi gözleriyle oğlunu bir kez daha süzdü…
Onu hiç bu kadar istekli görmemişti, gitme dese de gidecekti belliydi.
Acaba bu da mı kaderdi…
Ah şu körolasıca kara kader bir türlü aklanıp ışıklar saçamamıştı hayatlarına.
Sürekli sevdiklerini elinden alıyordu.
Hayat arkadaşını alıp hasretin toprağına vermişti…
Malum hasretin toprağına ekilen tohumlar dünyada çürüdükten sonra ahirette yeşerirdi.
Şimdi de körolası kader onun hayattaki tek varlığını nefes alma sebebine göz dikmiş onu alıp götürecekti.
Meyvesi koparılan ağaç gibi hissediyordu kendini.
Ağaçta meyvelerini
damarlarındaki can suyuyla beslerdi.
Ama bir gün olsun meyvelerini eline
alıp öpüp okşayamazdı.

O daha meyvelerinin olgunluğunu göremeden cani bir kader rüzgarı gelir dallarından düşürürdü onları...
Her bir meyve annelerinin yüreğinin yüksekliğindeki mutlu yaşamlarından kopup yere düşer ve mutlaka bir yerlerini kırardı.
Bazen içleri parçalanır bazen başları ya da ruhları …
Annesi içini çekerek oğluna baktı
-Ay parçam gitme desem sanki gitmeyecek misin ha?
İyi bir tanem git
ama evine geri dön, anneciğini buralarda senin hasretinle yakıp kavurma
olur mu?

Genç, sevinçle yerinden fırladı bağırarak:
–Bekle beni Mısır geliyorum!...Firavunun yiyemediği hazineyi bağrından çıkartıp, bağrını hafifletmeye geliyorum!..
Ertesi gün Mısır’a gitmek için hazırlandı.
Annesi onunla bineceği
otobüsün yanına kadar onu yalnız bırakmadı.
Eşyalarını bagaja koydu.
Annesinin sıkıntıdan soğuyan ellerine sımsıkı sarılıp öptü.

Ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
Aslında belli etmemeye çalışıyordu ama; çok korkuyordu…
Çünkü bilinmeze gidiyordu… bilinmez…
Kaderi tanıyordu.
Gerek annesinin anlattıklarından gerekse kendi
yaşadıklarından.
Kader kötü bir kadın gibiydi onun gözünde… Kader beden
keder ruh olmuştu onun için…

Sürekli birlikte yaşayan bu iki arkadaş bir beden olmuş ve onları
sürekli çıkmaz yollara, umutsuz divane hayat olmayan, noktalara
sürüklüyorlardı…

Kader işte kederden başka rızkı yoktu sanki…
Bu sevinçli gününde bu umutsuz kara perde de nasıl açılıvermişti bir de.
Zaten hep böyle oluyordu sürüngen beyin sürekli insanın karşısına unutmak istediği şeyleri sürüp getiriyordu.
Sürüngen şey ne olacak diye mırıldandı. Ve kendini bu sürüngen beynin pençesinden kurtarmak için kendince çırpındı.
Beklediği an geldi ve otobüs yavaş yavaş hareket etmeye başladı.
Bu hareketlilik içinde tatlı bir heyecanın filizlenmesine sebep oldu.
Bu evinden ilk ayrılışıydı. Yol boyunca sürekli hayaller kurdu, durdu.
Kiminde bulduğu hazineyle bir şirket patronu olduğunu, saray yavrusu bir ev aldığını, emrinde yüzlerce çalışan adamın olduğunu.
Kiminde de güzel bir kızla evlendiğini, hiç çalışmadan ömür boyunca
bulduğu altınlarla lüks bir hayat yaşayacağını, hayal etti durdu.

Bu düşler hemen hemen her definecinin hayalleriydi. Defineciliğin yarısı ayakta düş görmek değil miydi zaten.
Binde bir ihtimalle belki size çıkan niyet taşları gibi.
Yol çok uzundu, gittikçe kısalacağı yerde daha da çok uzuyordu sanki.
Bir ara mola vermek için durdular.
Uzun süre oturmaktan uyuşan ayaklarını hafif silkeledi ve o da diğer
yolcularla birlikte inip biraz hava almaya çalıştı. Karnı çok acıkmıştı.
Çevresine bakındı. Etrafta birbiriyle yarışan satıcılar, yolcuların
etrafını bir anda sarı verdi.

Her biri farklı şekilde bağırıyordu.
Kimi ayran satıyor, kimi çay kimi, kimi de hediye eşyaları.
Genç, önünde duran, sandiviç satan adamdan, bir tane sandiviç aldı.
Sandivici tam ağzına götürecekti ki, birden kendisine imrenerek bakan bir çift siyah gözle karşılaştı.
Sonra kafasını başka tarafa çevirdi, daha sonra ansızın tekrar dönüp
çocuğa baktı. Çocuk hala onun elindeki sandivice dikkatlice bakıyordu.

Genç, zayıf, yoksul çocuğun kendine değil de sandiviçe baktığını
anladığında. çocuğu el işaretiyle yanına çağırdı. Çocuk hemen onun
yanına geldi. Genç:

- Aç mısın?
Çocuk yere bakarak, utancından dudaklarını ısırarak evet anlamında başını öne doğru salladı. Genç:
-Al bunu ye...
Elindeki sandivici ona uzattı.
Çocuğun, açlıktan yorgun düşen gözleri parladı.
Hazine bulmuş gibi, hızla gencin elindeki sandivici kaptı ve hemen yemeye başladı.
Genç, kendinden daha fakir, ve kötü görünen bu çocuğun, karşısında çok üzülmüştü ve iştahı kapandı.
Tekrar araca binip yerine oturdu, pencereden çocuğun sandivici iştahla yemesine gözleri takıldı.
Çocuk, gencin kendisine baktığını görünce ona el sallayıp:
–Güle güle!... Güle güle Abi!... Allah daima senin sıkıntılı
zamanlarında yanında olsun, sana hep yardım etsin, Allah senin yar ve
yardımcın olsun!.. Diyerek bağırdı.
Genç çocuğun söylediklerini duyunca, kendi kendine mırıldandı:
- Yok canım sende…
Zengin adamın hiç sıkıntılı ve dar zamanı olur mu?
Ne de olsa yakında bulacağı hazineler sayesinde milyarder olacaktı.
Son söylediği cümleyi yanında oturan kadın da duymuştu.
Kadın kendi kendine mırıldandı:
-Demek çok zengin bir adammış, ukala şey.
Sonrada kadın yavaşça ayağa kalkmaya çalıştı.
Kolu gencin kafasına değince, mahçup bir şekilde:
-Çok özür dilerim.
Genç:
-Önemli değil.
Kadın, gencin kendisine yüz vermemesine çok sinirlendi.
Nitekim her erkek onu kesinlikle çok beğenirdi.
İlk defa biri onunla ilgilenmemişti.
Kadın, gencin onu umursamamasını kendine yediremedi.
Kendi kendine mırıldandı:
–Ukala kendini beğenmiş şey, ben de seni kendime aşık edeyim de gör bakalım, o zaman böyle ukalalık yapabilir misin?
Kadın, gence biraz sokularak:
– Şey siz Mısır’da mı oturuyorsunuz?
Genç şaşkın bir şekilde kekeleyerek:
–Ha hayır, dedi.
Kadın tebessüm ederek:
–Öyleyse ilk kez gidiyorsunuz.
Genç sıkılarak:
–Ya evet, ilk kez gidiyorum.
Kadın gencin ağzından lafları kerpetenle çekip alıyordu adeta.
-Peki siz ticaret yapmak için mi Mısır’a gidiyorsunuz?
Genç, kadının gevezeliği karşısında çok sıkılmıştı.
Şimdi bu kadar uzun bir yolu, böylesine geveze bir kadınla nasıl çekeceğim, diye kara kara düşündü.
Pencereden dışarıyı izlemeye başladı. Güneş süzüle süzüle bulutların arasından veda ediyordu.
Gökyüzü lacivert perdesini çekmeye hazırlanıyordu.
Ay
silinen güneşin ardından kendini daha net gösteriyor güneşten emanet
aldığı ışığı ile sanki kendi ışığıymış gibi böbürlenerek övünüyordu.
Ayda da insan karakterinin özelliği vardı. İnsan da kendine ait olmayan
ödünç vasıflarıyla hep övünür durur.
Yolculuk geceleri bir başka güzel oluyordu.
Çünkü
geceleri yeryüzündeki eşyalar karanlığın perdesiyle örtündüğü için
insan gökyüzündeki ışıltılı cümbüşü izlemeye başlıyordu.
Otobüste yaşlı bir kadının horlama sesiyle irkildi. Dönüp baktı istemeden güldü.
Yaşlı kadın tıpkı annesi gibi horluyordu.
Zavallı annem şimdi mutlaka horlamıyor, pencerenin önünde oturmuş benim dönüşümü hayal ediyordur.
İlk kez annesinden ayrılıyordu.
Annesinin
kaderi çile ile yoğrulmuştu. Dünyaya ilk gözlerini açtığı gün döktüğü
göz yaşları, hiç durmamış hayatının zeminini oluşturmuştu.
Genç, kaderinin annesinin kaderi gibi kara deftere tuzlu gözyaşlarıyla yazılmasını istemiyordu.
Babası o küçükken vefat etmişti.
Onu sadece resimlerden tanıyordu. Neden ben de babamla diğer çocuklar gibi gezip eğlenemedim?
Neden, babamı herkese gösterip işte bu benim babam diyemedim?
Neden babam ben küçükken öldü?
Annesi, babasının erken ölmesinin onun kaderinde olan bir şey olduğunu söylemişti.
Baba şefkatinin lezzetli tadını çok merak ediyordu. Babası olan çocuklar hep mutluydu.
Onun
hep babasızlığı sol yanını çöktürüyordu. Başkalarının babalarının önüne
attığı artık sanal sevgi kırıntılarıyla, baba özlemini gidermeye
çalışıyordu kendince…
Niye benim babam öldü? Başkasının babası değil de niye benim babam?
Kaderine olan öfkesi, yüreğini kezzap gibi yakıp kavurdu.
Gözlerinden iki damla yaş sesizce akıp, gam ve keder dolu tatlarının izini gencin, yüreğinden alıp yüzüne taşıdılar.
Acının sarhoşluğuyla gencin, gözleri kapandı ve oturduğu koltuğa başını dayayıp usulca sızdı.
Ertesi gün...
Saat
sabahın sekiziydi, güneş tepeye çıkmıştı, yeni uykudan uyanan insanlar
acıkan karınlarını, muavinin kendilerine ikram ettiği, kahvaltılıklarla
doyuruyordu.
Güneş gencin yüzüne vurunca o da uyandı.
Otobüs aynı hızda yoluna devam ediyordu. Genç, pencereden dışarıya baktı.
Dağları aşa aşa hala bitirememişlerdi.
Biri bitti derken, diğeri başını çıkartır, bizden daha çok var diyerek alay edip sırıyorlardı.
Dağların eteklerine yapılan eski seyrek evler, yaşamın zorluklarına inat dimdik ayakta duruyorlardı.
Bu bölgede yaşayan çocuklar da bir başka güzeldi.
Zor
şartlara alışmış, narin vucutlu çocukların derisi dağların sert
iklimine dayanamamış sertleşmişti; ama bu sertlik onların yüreklerine
dokunamamıştı, kalbleri hala sıcak ve yumuşak bir edayla atıyordu,
yüzleri tebessüm saçıyordu etrafa.
Gökyüzü, süt mavisi elbisesini giyinmiş bağrını güneşe doğru açmıştı.
Genç, derin düşüncelere daldı yine Mısır’da onu nelerin beklediğini düşünmeye başladı ki, tiz bir sesle irkildi.
-Hava çok güzel!... Değil mi?
Genç dönüp soluna baktı:
-Eyvah geveze yine başladı, diye içinden geçirdi.
Sonra istemeden de olsa zorla, evet anlamında, başını öne doğru salladı.
Kadın parmağıyla bir dağı işaret etti:
-Hayatımda hiç bu kadar yüksek bir dağ görmemiştim, ya siz?
Genç,
göz ucuyla kadını süzdü, ince uzun yüzlü, derin ela gözleri, esmer
teninde geceleyin yanan iki far gibi itici bir ışık saçıyordu etrafa.
-Hayır, ben de bu kadar yüksek bir dağ görmedim.
Kadın gence sürekli bir şeyler soruyordu.
Bir müddet sonra genç ve kadın koyu bir muhabbetin içine dalmışlardı.
Mola
verildiğinde, kadın ve genç diğer yolculardan uzak bir yere sıvıştılar,
genç başta sinir olup ilgilenmediği bu kadına karşı şimdi sıcak bir
muhabbet duyuyordu.
Kadın, bütün dişiliğini kullanarak genci avuçlarının içine almıştı.
Genç, kadınla konuştukça, onun kendisiyle ortak yanlarını öğrendikçe mutlu oluyordu.
Bir ara kadına sen herhalde, benim dişi versiyonumsun, ben neden hoşlansam sen de ondan hoşlanıyorsun, ne tesadüf değil mi?
Kadın, genci tavladığı için çok mutluydu.
Aslında öyle güzel biri de değildi; ama sadece bir erkeği hangi tavırlarla yoldan çıkarabileceğini çok iyi biliyordu.
Birlikte aynı masaya oturup bir şeyler yediler.
Genç hesabı ödemek için, cüzdanındaki para tomarını çıkarttı.
Annesi kötü günler için biriktirdiği parasıyla bilezik almıştı.
Biricik
oğlu yaban ellerde parasız kalmasın diye onları bozdurup, kuyumcunun
kendisine uzattığı paraları olduğu gibi oğluna vermişti.
Genç, para destesinin içinden, bir yeşil kağıt çekip garsona verdi.
Tekrar araca bindiler. Artık çok samimi olmuşlardı. Kadın eski kocasından çektiği sıkıntılarını anlattı.
Yol boyunca sohbet ettiler, bir ara kadın gence iltifat etmeye başladı.
-Gözlerinin rengine bayılıyorum, ne güzel gök mavisi lütfen hep gözlerimin içine bak.
Bu iltifatlar gencin kadına karşı olan hislerini daha çok kabartmıştı,
Bir
süre sonra o da kadının bu sözlerinden cesaret bularak, kadının elini
tutup gözlerinin içine bakarak, ben sanırım sana aşık oluyorum.
Ellerini sımsıkı tuttu ve kadın da başını gencin omuzuna yasladı.
Kadın gülümseyerek:
-Ben sana aşık oldum bile.
Otobüs, yoldaki ağaçların uzun dallarına çarpa çarpa geçiyordu.
Genç, hayatının aşkını bulduğu için çok mutluydu.
Bir de hazineyi bulursa, tamamen zengin ve mutlu biri olacaktı.
Artık
hayat onun yüzüne bakmıştı. Kötü huylu kader onun peşini nihayet
bırakmıştı. Ona da mutluluk kapıları sonuna kadar açılmıştı işte…
Aşk çok farklı bir duyguydu, bu kadın gencin hayatında ilk kez yakınlaştığı biriydi.
O biraz çekimserdi, bu konularda.
-Ama keşke daha önce aşık olsaydım, ne kadar güzel bir duyguymuş diye geçirdi içinden, gözlerini kadından ayıramıyordu.
Ne kadar da güzel, ve şefkatliydi, merhamet ağacı gibiydi adeta bu kadın.
Kadın, gence gülümseyerek yanağına bir öpücük kondurdu, genç çok utandı, kıpkırmızı oldu:
– Yapma ya!.. Gören olursa…
-Herkesin içinde olmaz, böyle şeyler…
Kadın cilveleşerek birazda kırıtarak:
–Aman bebeğim, görürlerse görsünler, ne var yani ne utanıyorsun.
Genç kadın rahatlığı karşısında kendisinin sıkılganlığının anlaşılmaması için konuyu değiştirmek istedi.
-Ben çok susadım.
Kadın:
- Sahi burada içecek bir şeyler olacaktı.
Hemen yanında bulunan, ağzı bağlı siyah poşeti açtı, içinden bir tane meyve suyu çıkarttı, gence uzattı.
-İçer misin?
–Genç alıp baktı.
- Ooo!.. Vişne suyunu da çok severim hani...
Kadın kendisi içinde bir paket meyve suyu çıkarttı onu da elinde tutarak gence baktı.
Genç hızla açtığı meyve suyunu bir nefeste içti. ,.
Aşk ateşiyle yanan yüreğini bu meyve suyu serinletmişti adeta.
Genç derin bir nefes alarak koltuğa yaslandı.
Kadında başını yine gencin omzuna dayadı. Birlikte arabanın penceresinden yolun diğer ucundaki ağaçları izlemeye başladılar.
Yol
bitmek üzereydi, genç yolun bitmesine biraz üzülüyordu, yolda bulduğu
bu aşkı şimdi onu yarı yolda mı bırakacaktı, bir daha sevdiği kadını
göremeyecek miydi?
Sonra sevdiği kadından telefonunu ve bulunduğu yerin adresini istedi, kadında adresi ve telefon numarasını verdi.
Artık
gencin içi rahattı. Genç bir süre daha ağaçları izledi, artık yolu
izlemekten gözleri yorulmuş ve göz kapaklarını taşıyamaz olmuştu…
Gözleri yavaş yavaş kapandı ve uykunun derin kollarına saldı kendini.
Kadın, genci eliyle dürterek:
–Uyudun mu? Hadi kalksana uyudun mu ya? Cevap versene…
Sonrada elini gencin ceketinin cebine koydu, cebindeki paraları çıkartıp aldı.
Gence içinde uyku ilacı olan meyve suyunu içirebildiği için, kendini çok akıllı ve becerikli buluyordu.
Gence, son bir defa daha baktı:
– Salak bu zamanda aşkı kim kaybetmiş ki sen bulasın, dedi.
Ve eşyalarını alarak arabadan indi.
Bir süre sonra şidetli bir sarsıntıyla genç uyandı.
Başını tuttu başı çok ağrıyordu, etrafına bakındı. Kendisini uyandırmaya çalışan çelimsiz esmer muavinle göz göze geldi.
Genç etrafına bakındı araçta kimse kalmamıştı. Gözleri ilk aşkını aradı, onu muavine sordu:
-Yanımdaki bayan nerede?
Muavin:
–O çoktan indi, dedi.
Genç, kendisine bir veda bile etmeden çekip giden ilk aşkına çok kızdı.
Çokta merak etti:
–Acaba bir şey mi oldu da beni uyandırmadan habersizce çekip gitti. Neyse nasıl olsa telefonu bende var, onu ararım.
Bu üzüntünün yüzünden Mısır’a geldiğine de doğru dürüst sevinemedi. Sonra,
-Oh Allah’ım!.. Nihayet Mısır’a gelebildim.
İçi heyecandan kıpır kıpırdı, çok mutluydu.
- Yaşasın ya!.. Oldu işte sonunda… diye mırıldanarak valizini alıp araçtan indi.
Muavine, ucuz bir otel nerede bulabilirim, diye sordu.
Muavinde ona iki sokak ötede eski bir pansiyonun adresini verdi.
Genç, etrafı şaşkın bakışlarla süzdü. Bir yandan da pansiyonu aradı. Burada da insanlar bir koşuştuma içindeydi.
Burası sanki güneşin ülkesi güneş bütün ihtişamı ve sıcaklığıyla onu karşılamıştı..
Buranın manzarası çok ilginçti. Sadece resimlerde görebildiği piramidler şimdi dimdik bütün ihtişamıyla karşısında duruyordu.
Firavun
dağsız olan çöle enaniyet dağlarını dikmiş gibiydi… Nihayet muavinin
söylediği pansiyonu buldu. Lüks otellerin gölgesinde kalmış oldukça
mütevazi bir bina..
İçeri girdi. İçerisi dışarıdan daha kötü bir
görünüm sergiliyordu. Rengi soluk duvarlar bakımsızlığın kirli görüntüsü
insanın midesini bulandırıyordu
Genç Resepsiyonistle konuştu ve fiyatta anlaştı. Ama paranın bir kısmını peşin ödemesi gerekiyordu.
Bunun için elini cebine attı, cebini yokladı cüzdanı koyduğu yerde yoktu.
Ceketinin ceplerine baktı, hayır orada da yoktu cüzdanı.
Ama nasıl olur nasıl düşürdüm, düşürmem imkansız.
Birden harita aklına geldi; aman Allah’ım o da mı cüzdanımın içindeydi yoksa?
-Eyvah!..
Ağamaya başladı, sinirleri boşaldı yere yığıldı. Titreyen elleriyle bütün ceplerini yokladı…
-Şimdi, bu kadar yolu boşuna mı geldim?
Bir
yandan da ceketinin diğer ceblerine baktı, orada da yoktu, pantolonunun
iki yan cebinde de yoktu, daha sonra birden aklına pantolonun arka
cebine bakmak, geldi oraya baktı, ve buldu:
- Oof be!.. Allah’ım şükürler olsun ki pantolonumun arka cebine koymuşum, dedi.
Az da olsa içi rahatladı.
Ödeme yapamadığı için pansiyona kabul edilmedi.
Genç,
düşündü kendince bir çıkar yol buldu. Şimdi gider yol aşkımı ararım,
ondan yardım isterim. Beni sokakta bırakacak değil ya?
Yol, aşkının verdiği telefon numarasını aradı.
Telefonu bir adam açtı. Genç yarım arapçasıyla:
- Selvayla görüşmek istiyorum.
-Adam öyle biri burada yok.
Genç öfkeyle sesini yükseltti:
-Ne demek burada öyle birisi yok.
Çok ısrar edince adam sinirlenerek bağırdı:
-Seni kandırmışlar ben 40 yıldır bu telefon numarasının sahibiyim…
Genç,
neye uğradığını şaşırdı telefonun ahizesi elinden düştü. Bu gerçek
olamazdı? Demek onun adı da, aşkı da, varlığıda yalandı. Demek paramı da
o çaldı. Doğru ya en son bana verdiği meyve suyunu içtikten sonra
uyudum. Demek o yüzden yol boyunca başını omzuma koyup elini belime
sarıp duruyordu. Pis hırsız!.. Allah seni kahretsin kadın!.. dedi
bağırarak önünden geçen insanlar dönüp ona baktılar.
Beni yabancı bir ülkede sokakta bıraktı.
Dişlerini öfkeden gıcırdattı, elini sıkıp yumruğunu yol kenarındaki ağaca vurdu. Sinirden çıldıracak gibiydi. Ağlamaya başladı.
-Neden
hep ben neden? Allah beni hiç sevmiyor neden? Eğer bir babam olsaydı
bunlar olmazdı. Buraya gelmek zorunda kalmazdım… Bize o bakardı…
Allah’ım niye benden nefret ediyorsun? Niye bütün aksilikleri benim
yoluma çıkartıyorsun? Biraz da başka kullarının canını yak…
Aslında o da biliyordu suçun kendisine ait olduğunu.
-Eğer o kadınla bir karşılaşırsam ona gününü göstereceğim, bu yaptıklarını tek tek ödeteceğim.
-Şimdi ne yapacağım…
Kendi kendine söylenmeye başladı…
-Aşk senin neyine ha salak oğlan!.. Sen bu yola aşık olmak için mi çıktın sersem herif!.. Diye kendi kendine kızıp durdu.
Sonra annesi aklına geldi.
Şimdi onda da para yoktu ki arayıp istesin.
Annesinin
söylediklerini hatırladı “Oğlum sakın haram olan insanlara gönül verip
namahremle haşır neşir olma, kalbini namahreme bağlama. Sana haram olan
şeyler ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi senin güzel duygularını güzel
huylarını yakıp bitirir” demişti.
Ne de doğru söylemişti annesi, bu haram aşk genci daha dünyadayken yiyip bitirdi, ahirette ne olurdu acaba…
Hava iyice kararmıştı gencin karnı da açlıktan gurulduyordu. Yine kendi kendine mırıldandı.
-Hadi sokakta yatmaya dayanırım, ne de olsa sıcak bir ülke, peki ama açlığa nasıl dayanacağım…
Sokağın
başındaki mavi boyalı lokantaya girdi, içerisi yemek yiyen şanslı
insanlarla doluydu. Elindeki Arapça sözlüğün yardımıyla. Lokantanın
sahibine:
–İşçiye ihtiyacınız var mı? diye sordu.
Lokantacı:
-La la!.. dedi yani hayır yok.
Genç, yalvarır gözlerle konuşmaya devam etti:
–Bakın
ben buraya bugün geldim, cüzdanımı çaldırdım, ne iş yap derseniz
yaparım, karşılığında da para istemiyorum, sadece yemek verseniz yeterli
olur, açlıktan ölüyorum. Lokantacı:
-Senin gibi günde 10 kişi geliyor, hangisini besleyeyim, hadi git başka yere, beni işimden alıkoyma dedi.
Genç,
başını önüne eğip bütün umudunu yitirmiş bir vaziyette kapıya doğru
yürüdü. Artık vücudu yorgunluktan ayakta duramayacak haldeydi.
Çaresizlik onu hiç bu kadar hırpalamamıştı. İşte kaderimi kendim haram
kalemiyle yazarsam sonunda çile yaşları dökmeye mahkum olurum diye
mırıldandı. Kafasını kaldırıp anlamsızca bakındı etrafa. Yabancı bir
ülkede bir tanıdığa rastlamanın imkansızlığı içinde …
Arkadan kalın bir ses:
-Teala!.. Teala!.. buraya gel buraya gel!.. dedi.
Genç, dönüp göz ucuyla sesin geldiği yana baktı, masada oturan müşterilerden biri el işaretiyle onu yanına çağırıyordu.
Adam gencin kolundan tuttu gel otur, dedi.
Genç çekinerek mahçup bir edayla adamın yanındaki sandalyeye oturdu, adam onun için yemek siparişi verdi.
-İstediğin kadar ye!..
Genç, aç karnını doyurdu sonra adamla sohbet etmeye başladılar.
Adama başından geçenleri anlattı, sonra kendisine ikram ettiği yemek için ona teşekkür etti. Adam:
-Hayır bana teşekkür etme, Allah’a teşekkür et.
Birden, gencin gözleri daldı, yolda karşılaştığı karnını doyurduğu çocuğun duası aklına geldi…
Evet, o çocuk “Dar zamanında Allah sana yardımcı olsun…” demişti.
İşte şimdi bu gencin en dar zamanıydı, ve Allah ona yardım etmişti.
Genç,
demek ben o çocuğa sadece küçük bayat bir sandiviç ikram ettim, onu zor
zamanında kurtardım diye, o da bana dua etti ve Allah bu adamı karşıma
çıkarttı, bu adam bana taze ve sıcak bir çok çeşit yemeği içeceği ve
tatlıyı ikram etti. Demek yapılan iyiliğin karşılığını Allah bin
faiziyle ödüyor insana, demek ki Allah beni seviyor ne güzel… Diye
gülümsedi kendi kendine.
-Öyleyse yapılan iyilikte kötülükte karşılıksız kalmıyormuş… Diye düşündü.
Adam, onu çok sevmişti sokaklarda telef olmasını istemedi. Adam ona:
–Benim bir çırağa ihtiyacım var, istersen gel benim yanımda çalış, tabi istiyorsan dükkanda da yatabilirsin..
Genç çok mutlu oldu.
Ellerini açıp Allah’a teşekkür etti.
O akşam adam genci dükkanına götürdü, ona orada bulunan çekyatı işaret ederek,
-İşte burada yatabilirsin, bu da battaniye üzerine örtersin, geceleri buralar biraz serin olur.
Ertesi gün genç, ezan sesiyle uyandı.
Dükkanın kapısını açtı, çevresine bakındı, her şey yabancıydı sadece bir tek tanıdık vardı o da güneşti.
Dükkan sahibi dükkana geldi. Birlikte mescide gidip sabah namazını kıldılar.
Genç,
hayatında ilk kez namaza duruyordu, adamın ona namaz kılmayı öğretmesi
gencin çok hoşuna gitmişti. Seyidali 40 yaşındaydı 5 yaşından beri namaz
kılıyordu. Topraktan çömlekler yaparak geçimini sağlıyordu. Namazlarını
kılıp iş yerine doğru yürüdüler. Güneşin ışıkları Nilin üzerine
süzülüyordu. Nil en güzel şekilde kendisini sergiliyordu, onu gören bir
daha bakmak istiyordu, yeşil suyu insanın bakışlarını içine çekiyordu.
Bir kere onunla göz göze gelen bir daha gözlerini onun yeşil gözlerinden
koparıp alamıyordu. Mısırlılar Nil’e çok değer veriyorlardı. Nil
sayesinde ulaşımlarını sağlıyorlardı. Nil’in suyu çekildiği zaman suyun
getirdiği killerle çanak, çömlek, süs eşyaları yapıyorlardı. Nil,
sayesinde ülkelerinde tarımcılık bile başlamıştı. O yüzden Mısırlıların
kalblerinde Nil çok kıymetli bir yere sahipti.
Tabi ki Mısır’a
piramitler başka bir güzellik katıyordu. Binlerce işçinin, taşlarını
sırtında taşıyarak yaptığı, emek ürünüydü bu piramitler. Piramidlere
bakınca insanın gözleri kamaşıyordu, bu piramidlerin toprağının
parlaklığından değil, onu yapan işçilerin alın terinin parlaklığındandı.
Ama bu şahaser yapıtlar, firavuna sadece şanlı bir mezar olmaktan öteye
gidememişlerdi.
Mısır’da heykelcilik ve mumyacılık çok geliştiği
için Mısır halkı aynı zamanda bu iki meslekten de geçimini
sağlayabiliyordu. Genç de, bu mesleklerden birini öğrenmeye başlamıştı.
Dükkana
geldiklerinde kapıda bir müşteri bekliyordu. Seyyidali ve adam uzun
uzun konuştular. Sonra Seyyidali adama vermek için bir koli çömlek
hazırlattı.
Seyyidalinin hanımı hasta olduğu için erkenden evine
gitti, hanımını doktora götürmek için. Genç çok heyecanlıydı bu
dükkandaki ilk günüydü. O gün bir çok müşteri gelmişti hepsine de çok
kibar davrandı.
Çok iyi satış yaptı. Akşam güneşin veda saatinin
yaklaştığı an genç bütün gün üzerinde koşuşturduğu bacaklarının sızısını
unutup sabit bir şekilde güneşe baktı.
İçini bir burukluk sardı.
Ülkesinin sıcak toprağı, annesinin şefkatli kollarının kokusunu
özlediğini fark etti. Gözleri doldu güneşe uzattı ellerini dur beni de
götür kendinle diye mırıldandı.
Akşamları yalnız kaldığı için hep
zor geçiyordu. Saniyeler saat gibi geçmek bilmiyordu. Ne zormuş insanın
kendi ülkesinin dışında bir yerde yaşamaya alışması diye mırıldandı.
Akşam yemeğini yedi. Dükkanı kapatıp gidip yatağına oturdu battaniyeye sımsıkı sarıldı.
Hasretin soğuk nefesinden üşüyen bedeni ısınmıştı. Oturduğu yerde öylece uyuyakaldı.
Ertesi gün yine aynı rutin işler devam etti durdu..
Aradan bir ay geçti.
Genç, artık işi iyi öğrendiğinden Seyidali gözü arkada kalmadan dükkanı ona gönül rahatlığıyla bırakabiliyordu..
Genç Mısır’ı ve şefkat dolu Seyyidaliyi çok sevmişti.
Seyyidalinin
hiç oğlu olmadığından o da gence, ayrı bir muhabbet duyuyor, öz
oğluymuş gibi davranıyor onu sevdiğini her zaman belli ediyordu.
Bazen Seyyidali ona nasihatte bulunuyordu.
Genç de asla onun sözünden dışarı çıkmaz ona saygısızlık etmezdi.
Yıllardır aradığı baba şefkatini Mısır’ın çöllerinde bulmuştu işte…
Seyyidali
gence çok iyi bir maaş ödüyordu. Genç bu paranın bir kısmını annesine
gönderiyor, bir kısmını ihtiyaçlarına ayırıyordu.
Kalanı da Seyyidalinin dediği gibi biriktiriyordu.
Bir gün yine Kaya Seyyidalinin evine akşam yemeğine davet edilmişti.
Dükkanı kapattıktan sora Seyyidalinin evine gitti.
Kapıyı Seyyidalinin güzel kızı açtı. Kız gözlerini Kayadan ayıramadı.
Kaya çok yakışıklı bir delikanlıydı, kız utangaç bir tavırla:
-Buyurun…
-Annem yemekten önce sizinle konuşmak istiyor, o şu odada kalıyor.
Kaya kızın gösterdiği odanın kapısının önünde durdu. Kapıya vurdu.. Kadın buyur:
-Gel, dedi. Kaya mahçup bir edayla:
-Geçmiş olsun efendim.. Hasta kadın:
-Sağol
evladım, otursana.. Kaya, kadının yanındaki sandalyeye oturdu. Odaya
güneş girmesin diye pencereye siyah perdeler takmışlardı. Kadının, hasta
sararmış yüzü gülüyordu, Kayaya bakarken.
-Maşallah çok da yakışıklıymışsın, Allah seni sevenlere bağışlasın. Nasıl alışabildin mi buralara? Kaya:
-Evet efendim. Kadın:
-Güzeldir bizim buralar. Kadın içini çekti:
- Ah!.. Oğlum ah!.. Oğlum kelimesi de dilime pek yakıştı değil mi? Dedi ve arkasından güldü haha ha…
Esmer
uzun yüzüne bu tebessüm çok yakıştı. İri gözlerindeki yorgun umutsuz
ölü bakışları birden kayanın gözlerinin içine daldı. Orda bulduğu taze
bir umut nefesiyle canlanıp filizlendi bakışları adeta. Kadın tebessüm
ederek:
-Hayatımda hep oğlum kelimesinin dilime ne kadar yakışacağını
hayal ettim... Bir oğlum olsaydı ona herhalde canım oğlum diye hitap
ederdim.. Hep bir oğlan özlemiyle yaşadım. Hep başkalarının oğlan
çocuklarında tatmin ettim, oğlan çocuğuna olan özlemimi. Birden
gözlerini irice açtı ve sesini kısarak:
-Şimdi beni iyi dinle. Bak
oğlum, ben Seyyidali babana bir erkek evlat veremedim, onu her şeyi
vardı; ama çok istediği halde bir erkek evladı yoktu. Ben yıllarca bunun
ezikliğiyle yaşadım, hep kusuru kendimde aradım bir suçlu gibi dolandım
bu hayatın etrafında, nasibim olduğu kadar. İşte sen, geldiğin günden
beri Seyyidali baban bir oğlan çocuğuna kavuştu. Sen onun o ihtiyar
kalbini gençleştirdin. Senin sevginle, onun gözlerindeki mutluluğu
gördükçe bende ağrıyan yanlarımı unutuyorum, ve mutlu oluyorum. Ama
Seyyidali baban söyledi, sen bir define aramak için buraya gelmişsin,
dedi ve yatağının yanında duran kutuyu titreyen elleriyle gence uzattı.
-Al evladım bu kutuyu..
Genç, hasta kadının zorlanarak tutuğu kutuyu aldı. Hasta kadın başörtüsünü düzelterek gülümsedi:
- Aç evladım!.. Hadi açsana… Aç bakalım beğenecek misin?
Heyecanlı
ve meraklı gözlerle ona bakıp durdu… Kaya kutuyu açtı. Kutunun içi
altın bilezik, kolye ve yüzük gibi bir çok takıyla doluydu. Kadın
heyecanla:
-İşte evladım bunlar senin olsun.. Kaya şaşkın bir şekilde:
-Teşekkür ederim, bunları alamam.. Hasta kadın:
-Eğer
benim bir oğlum olsaydı, bunları ona verirdim; ama sen de benim bir
oğlumsun, o halde bunlar senin, artık ne olur define arama sevdasından
vazgeç.. Bir de oğlum senden bir ricam var. Benim çok az bir ömrüm
kaldı, kızımın düğününü görmek istiyorum, o senden hoşlanıyor, senin de
onda gönlün varsa, gelin sizi evlendirelim senin de yaşın gelmiş bir
yuvan olsun.
Genç utanarak başını önüne eğdi sustu. Sonra neden
olmasın güzel bir kız hem terbiyeli de sonra Seyyidali’nin onun için
yaptığı iyilikleri düşündü. Sonrada fısıltı halinde:
-Siz uygun gördüyseniz neden olmasın efendim.
Ertesi
gün, genç, annesine telefon etti ona olanları anlattı onu Mısır’a
çağırdı. Kaya’yı büyük bir heyecan sarmıştı ne yapacağını bilmiyordu.
Kendilerine ev araması lazımdı, bunu Seyyidaliye söyledi. Seyyidali:
–Gerek yok, benim evlerden birini kızıma düğün hediyesi olarak vereceğim orada oturursunuz, dedi.
5
gün sonra nihayet annesi geldi, anne oğul karşılaşınca Kaya annesine
sarıldı. Annesi oğluna sarılınca bağrını yakan hasret yaşlarını çölün
kızgın kumlarına saldı… Ona sımsıkı sarıldı öptü kokladı. Onu bağrına
yapıştırdı, dakikalarca bırakmadı. Genç, yanında bulunan adamı
göstererek:
-Anne bak!.. Bu Seyyidali babam dedi.
Oğlu
mektuplarında sıkça Seyyidaliden bahsetmişti. O yüzden ismen de olsa onu
tanıyordu. Şimdi cismen de tanıma fırsatı bulduğu için çok mutluydu.
Nitekim Seyyidali sayesinde oğlu alınteri ile para kazanmayı öğrenmişti.
O kadın başına bunu oğluna öğretememişti. Sonra oğluna çok güzel bir
meslek kazandırmıştı. Oğlunu hazine peşinden koşmaktan da caydırmıştı.
Kadın Seyyidali’ye büyük minnet borçlu olduğunu düşünüyordu. O yüzden
Seyyidaliye çok teşekkür etti.
-Efendim oğluma çok iyi bakmışsınız, Allah sizden razı olsun eşinize de acil şifalar versin.
Seyyidali
iri cüssesini eğerek hafif kırlaşan sakallarını sağ eliyle sıvazlayarak
gözlerini öne doğru indirdi mahçup bir şekilde:
- Estağfurullah efendim ben bir şey yapmadım…
Daha sonra Kaya annesini dedesinin mezarına götürdü.
Annesi
saatlerce babasının mezarının başında oturdu. Onunla kendince hasret
giderdi. Daha sonra Kayayla birlikte Seyyidalilerin evine gitiler. Kaya
ve Elif çok heyecanlıydılar. Kayanın annesi Seyyidaliye ve hanımına
bakarak söze başladı:
- Allah’ın emri Peygamberin kavliyle kızınız Elif’i oğlum Kaya’ya istiyorum. Elif’in babası da gülümseyerek:
- Ben de kızım Elif’imi verdim gitti.
Aileler
kendi aralarında bir nişan yaptılar. Yüzükleri Elif’in dedesi taktı.
Elif giyindiği tüllü yeşil elbiseyle bir fidan kadar güzeldi. Herkese
bal şerbeti dağıttı.. Kayaya şerbetini uzatırken siyah inci gözleri
mutluluktan parlıyordu adeta. İki genç de çok mutluydu. Bir ara genç
annesine bakarak gülümsedi.
-Anne bak bir de Mısır’a gitme diyordun,
iyi ki de hazine bulmak için buraya gelmişim.. Baksana kısmetim açıldı,
evleniyorum işte... Annesi:
-Şu aptal hazine bulma hikayesinden vazgeçtiğin için, ne kadar çok sevindim bilemezsin.
Kaya
aslında hazine arama fikrinden vazgeçmiş değildi. Sadece erteliyordu,
Mısır’ı biraz daha yakından tanıyacak, ve sonra da hazine avına
çıkacaktı. Bir de haritanın gösterdiği yeri kazabilmesi için güzel kazı
malzemelerine ihtiyacı vardı. Birkaç tane kazı malzemesi almıştı. Bir
kazma bir de kürek hazırdı şimdiden.
Hep birlikte o gece güzelce
eğlendiler. Gece yarısı Kaya ve annesi evlerine gittiler. İki hafta
sonra bütün düğün hazırlıkları bitmişti ve Kayayla Elif sade bir düğünle
evlendiler. Kaya ve annesi çok mutluydu.
Artık Kaya’nın hayatında
her şeyi vardı, annesi yanındaydı bir yuva kurmuştu, meslek sahibi
olmuştu, bir de evlat sahibi olursa, her şey tamam olacaktı işte.
Aradan
üç hafta geçti. Hayat yine rutinleşmeye başlamıştı. Kaya dükkanı sabah
ezanından önce açtı. Ama o günü nedense Seyidali daha gelmemişti. O
genelde geç kalmadığı için Kaya da merak etti, neden geç kaldığını? Kaya
Seyyidalini evine çaycı çırağını gönderdi. Bir müddet sonra çocuk
koşarak Kaya’nın yanına geldi. Bağırarak:
-Kaya abi!.. Seyyidaalinin hanımı Ümmühan teyze dün geceyarısı ölmüş!..
Kaya,
Ümmühan teyzenin sayesinde ölümün varlığını yine hissetti. Hep birlikte
cenazeyi götürdüler Ümmühan teyzesini gömdükten sonra herkes dağıldı.
Kaya da kimseye çaktırmadan Mısır’ın tarihi mezarlıklarını gezmeye
başladı. Çok eskiden Mısırlılar ölülerini kumların içine açtıkları
çukurların içine, koyup kuma gömerlermiş.
Daha sonra kum
fırtınalarında ölüler kumun altından çıkıp telef olurmuş yada çakallar
ölüleri kumun altından çıkartarak parçalarlarmış.
Bu yüzden, Mısır halkı da çözüm üretmek zorunda kalmışlar.
Ve
ölülerine yerin altında mezar evler yaparak bu sıkıntılarına çözüm
bulmuşlar. Zaten öldükten sonra dirilmeye inandıkları için bu evleri
onlar için çok anlamlı olmuş. Herkes mezar evini istediği gib
süslüyormuş. Mısır halkı ölülerini mezara koymadan önca mumyalar.
Mumyalama işi de çok ilginçtir. Önce ölünün içi boşaltılır, kokmaması
için iyice tuzlanır. Daha sonra bazı ilaçlarla ve bazı bezlerle sarılır
ki ölü kokmasın. Daha sonra da ölü bir tabuta konur. Daha sonrada mezar
evin bir odasına bu tabut konulurmuş. Büyük bir mezar ev küçük bir
salona sahip, salona açılan diğer küçük odalarda ailenin diğer fertleri
için yer ayrılmıştır. Böylece ailenin fertleri ölseler bile aynı evde
ölümü yaşama şansına varacak ve aile fertleri hiç dağılmaz.
Evin
salonun duvarında ölen kişinin figürlerle nasıl bir yaşam sürdüğü
hiyografiyle anlatılır. Diğer yandan da ölen kişinin öldükten sonra
yaşayacağı şeyler figürlerle resmederek anlatılır...
Ölünün başına
değerli eşyaları konulur ki, öteki dünyada kullansın. Bir de sağ yanına
bir yazılı defter konulur ki öteki dünyada ölüye kılavuzluk etsin, ölü
öteki dünyaya gittiğinde orada yabancılık çekmesin diye.
Mısır ikiye
ayrılıyor yukarı Mısır ve aşağı Mısır, yukarı Mısır çok hareketli ve
hayat dolu aşağı Mısır ise adeta bir mezar kent, oradaki ölüler evlerine
çekilmiş sesizce kafalarını dinlemeyi tercih ediyorlar sanki.
Kaya asillerin mezarına giden yolu kimseye çaktırmadan not aldı.
Kaya
bir hafta sonra bütün hazırlıklarını bitirdi gece yarısı eline kazma ve
küreği alarak eşinden gizlice evinden sıvıştı. Direk asillerin
mezarlığına gitti.
Kalbi korkudan hızlı hızlı atıyordu. Elindeki haritadaki şekle benzeyen bir mezar ev buldu.
Merdivenlerden
inerek evin kapısına geldi, kapıyı açtı. İlk defa bir mezar evin içine
giriyordu. Mezar ev kapkaranlıktı, elindeki feneri yaktı, gözü salonun
duvarındaki görkemli hiyografilere takıldı. Ne kadar da güzel
süslemişlerdi, salonun duvarını.
Genç, merakla duvardaki resme bakarak ölen kişinin geçmişte ne yaşadığını anlamaya çalıştı.
Belki
resimlerde hazinenin nerede, olduğunu anlatmışlardır, diye feneri iyice
resimlere yaklaştırdı. Bir resimde ölen adam bir kızla evleniyor sonra
diğer resimde görkemli bir oda var, ve adamın başına taç takıyorlar
yanındaki diğer resimde de adamın kucağına bir kadın bir oğlan bebek
veriyordu, en son resimde de adam hasta olup yatağa düşüyor ve yanında
onun elini tutan aynı kadın ve kucağında bebekle ağlıyor. Bütün bunlar
çok güzel bir şekilde renkli olarak resmedilmişlerdi. Sonra fenerle
etrafa bakındı.
-Üç oda var acaba hangisinde hazine saklı diye
düşündü?
İlk ölen adam olduğuna göre oradan başlayayım kazmaya, dedi. Ve
ilk odadaki mezarın yanına gitti, fenerle etrafa bakındı. Köşede bir
kapı daha vardı gitti kapıyı zorlayarak açmaya çalıştı kapı kilitliydi.
Anahtarını kırmak için çekiçle vurdu. Çekiç sesi sessiz mezarlıkta
yankılanıyordu. Kaya sonunda kapıyı açtı. Mumyalı cesedin olduğu oda
burası olmalı, diye mırıldandı. Kaya çok korkuyordu, titreyen elleriyle
tabuta dokundu ve tozlu tabutun kapağını açtı. Birden omzunda sıcak bir
el hissetti. Korkudan bağırdı:
-Eyvah ölü kalktı!...
Ve oracıkta bayıldı.
Bir
süre sonra kendine gelmeye başladı gözlerini açıp ürkek ürkek etrafa
bakındı… Her yer çok karanlıktı hiçbir şey göremiyordu… Ağlamaya
başladı,
-Allah’ım beni affet aç gözlülük ettim!.. Verdiklerinle yetinmedim.
Birden acaba:
-Ölü
kendine ait hazineyi çalmayayım diye, beni mezar evin diğer odasına mı
hapsetti? Diye mırıldandı. Korkudan ne yapacağını da bilmiyordu.
-Kimse yok mu imdat?
Seyyidali baba ne olur kurtar beni!...
- Anneciğim nerdesin? Diye ağlayarak bağırdı.
Birden anahtar sesi duyuldu kapı açıldı, içeriye cılız bir ışık sızdı.
Siyah yüzlü irice bir adam Kayaya doğru gelip:
-Ne bağırıyorsun? Sus artık!..
Kaya korkulu gözlerle onu inceledi sonra:
–Yalvarırım
beni bırak gideyim inan ki ben bir daha asla seni rahatsız etmeyeceğim,
mezar evine izinsiz girdiğim için çok özür dilerim...
Adam:
-Bunu mezar eve girmeden önce düşünseydin..
Adam hızla kapıyı kapatıp çıktı. Kaya göz yaşlarına boğuldu,
-Şimdi
burada hayatta çıkamam diye söylenip durdu.. Anneciğim şimdi beni
arıyordur, ya çiçeği burnundaki eşim, o ne yapacak of ya!.. Seyyidali
babam daha karısının acısı dinmeden bir de oğlunu dipdiri bir mezar eve
gömdüklerini öğrenirse, ne çok üzülecek kim bilir.
Ağlamaktan bitap düştü dayandığı duvarın dibine yığıldı kaldı bedeni.
Bir
iki saat sonra birden odanın kapısının anahtarı yine çevrildi, bu defa
içeri iki siyah adam girdi üzerlerinde beyaz kıyafetleriyle odanın
içinde gezindiler. Sonra gencin yanına gelip koluna girip onu ayağa
kaldırıp ışığın geldiği yere doğru götürdüler.
Burası mobilyalarla döşeli temiz ve güzel bir odaydı.
Genç, herhalde beni şimdi de gömecekler diye ümitsizce ayaklarını sürüyerek onlarla gitmemeye çalıştı. Kaya:
-Burası da neresi böyle? Beni nereye getirdiniz diye ağlayarak sordu. Cılız adam:
-Ne amaçla buradasın?
Genç, kötü bir niyetim yoktu, sadece mezarlığı ziyaret etmek istemiştim..
Cılız
adam, iri adamı göstererek bak, bu benim komşum bu mezarda o oturuyor,
senin mezarlığı soymaya geldiğini elinde de kazma kürek olduğunu
söyledi.
Genç:
–Burası neresi? Mezar evin sahibi:
-Tabiki benim evimdesin.
İçeride bir bebeğin ağlama sesi geliyordu. Bir kadın sesi:
-Sus yavrum ağlama ağlama!.. diyordu.
Kaya duyduklarına inanamadı. Salonun duvarındaki resimdeki kucağında bebek olan kadını hatırladı.
-Yere çöktü korkudan dizlerinde derman kalmamıştı. Lütfen ben bir hata yaptım özür dilerim. Beni affedin… Adam:
-Olmaz seni affedemem, bak beni uykumdan uyandırdın, bebeğim korkudan ağlıyor…
-Evimi soymaya geldin, sen hırsızsın seni asla affetmem diye öfkeyle bağırdı..
Odanın
kapısı açıldı içerden sızan loş ışık ve kucağında ağlayan bebekle odaya
giren kadını görünce Kaya yeniden bulunduğu yere yığıldı. Sayıklayıp
duruyordu:
-Mumya ailesi dirildi mumya ailesi dirildi!... Allahım yardım et bana!…
Adam bir bardak su döktü Kayanın başına ve onu uyandırdı.
Kaya:
- Kendine geldiğinde yine yalvarmaya başladı ve aklına harita geldi hemen cebinde sakladığı haritayı çıkarttı onlara gösterdi.
-Bakın ben bu haritayı arıyorum, bu bana dedemden kaldı o bir defineciydi.
Kadın
Kayanın elindeki kağıdı alıp baktı, üzerindeki haritayı görünce eşine
gösterdi.
Birlikte kahkahayla güldüler.
Kadın ağlamakta olan bebeğini
tekrar susturmaya çalıştı.
Sonra Kayaya dönüp:
- Duvara bak, dedi.
Kaya duvarda elindeki haritanın aynısını asılı gördü. Kaya şaşırdı kaldı:
-A aaa!... Doğru eve mi gelmişim. Kadın:
-Bu harita bizim evimizde duvarımızda asılı, diye gelip evimizi soyman gerekmiyor… Kaya:
- Özür dilerim.
Kaya:
-Neden bu haritayı duvara astınız.
-Defineyi çıkartmadınız mı?
-Yoksa altınları bulup yediniz mi?.
Kadın:
-Bu
harita bize miras kaldı. Hazreti Peygamber’den. Biz de onun çizdiği bu
haritadaki gerçekleri unutmamak için tablo yapıp evimize astık.
Kaya:
-Hiçbir şey anlamadım. Hazine Peygamber Efendimiz tarafından da biliniyor muymuş vay be!..
Derken kapı açıldı ve içeriye polisler girdi. Kayanın koluna kelepçe taktılar.
Kaya:
-
Bağırdı beni bırakın!.. Bırakın!.. dedi. Evin sakinleri ve hanımı
Kaya’nın arkasından baktılar. Kaya karakola geldiğinde çok kötüydü
aklını kaçırmış gibiydi.
Polislere:
-Siz de o insanların konuştuğunu duydunuz onları gördünüz değil mi?
Polis sakin bir şekilde:
-Evet bizi onlar çağırdı..
Kaya:
-İnanamıyorum…
Burada ölüler mumyalandıkları için mezar evlerine bir yabancı girdiği
zaman, sizi arayıp şikayette buluna biliyorlar mı?
Polisler güldü:
-Sen yabancısın buralara anlamazsın, Dediler.
Daha sonra burada kimin misafirisin? diye sordular. Kaya Seyyidali babasının adını verdi.
Bir saat sonra Seyyidali karakola geldi. Kaya hala şaşkındı ona olanları anlattı.
Mezar
evi salonun duvarındaki resmi, ve içinde ki insanları, kadını, ağlayan
bebeği, gülen adamları. Seyyidali duyduklarına güldü:
-Sakin ol da sana anlatayım dedi.
-Sen bir mezar eve gitmişsin.
Eskiden
burada mezar evler büyük yapılırdı, bir ailenin her ferdi için ayrı bir
oda bulunurdu, bu evlerde. İşte şimdi mezar evlerin sahipleri, evlerin
içindeki odaların bir tanesine ölülerini koyuyorlar, kalan diğer odaları
da fakir ailelere kiraya veriyorlar. Fakir aileler ucuz olduğu için bu
mezar evlerde ölülerle birlikte yaşıyorlar. Kaya çok şaşırdı:
–Çok ilginç.
-Tabi
buranın zenginleri mezar evde yaşayanları dışlar onlardan biriyle
evlenmezler. Kaya elindeki define haritasını Seyyidaliye gösterdi:
-Bu harita ne anlama geliyor söyler misin? Seyyidali gülümseyerek haritaya baktı:
- Tabii Şimdi:
148. İbn-i Mes’ud (radiyallahu anh) anlatmış dedelerimize.
“Hazreti
Peygamber (aleyhisselatu vesselam) bir gün bir yere çubukla kare
biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çizdi. Sonra bu
hattın ortasından itibaren bu ortadaki Hatta istinad eden bir kısım
küçük çizgiler attı. Rasulullah (aleyhisselatu vesselam) bu çizdiklerini
şöyle açıkladı:
“Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de
eceldir. Şu dışarı uzanan çizgide onun emelidir. (Bu emel çizgisini
kesen) şu küçük çizgiler de musibetlerdir. Bu musibet oku yolunu şaşırıp
insana değmezse bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.”
(Kaynak: Buhari, Rikkak 3; Tirmizi, Kıyamet 23, (2456); İbnu Mace, Zühd
27, (4231))
Genç çok şaşırmıştı;
-Ülkemden kalkıp buralara sadece bunun için mi geldim? dedi. Seyyidali:
-Yani
bu harita defineye giden yolu gösteriyor ama; ahiretteki, cennetteki
hazineye giden yolu gösteriyor. Genç serbest bırakıldı. Seyyidaliyle
birlikte eve doğru yol aldılar. Kaya şaşkın bir şekilde bir hadis-i
şerifin nasıl hayatını güzel bir yola koyduğunu düşündü, artık gerçek
defineyi hadis-i şerifte bulmuştu. Başka defineler aramayacaktı.
Olmasını çok istediği her şeye sahip olmuştu. Artık bir babası vardı.
Onun için canını feda edebilecek bir eşi bir yuvası işi, vardı parası
olduğu için annesinin çalışmasına da gerek kalmamıştı, kendilerine ait
bir evi bile vardı.
Hem annesi de yanındaydı, aslında bu hadis onun kaderini çok güzelleştirmişti.
Manen
çok huzurluydu. Bu akşam yaşadıklarını asla unutamazdı o bebeğin ağlama
sesini özellikle… Allah’ın kendisine verdiklerini hesaplayınca açgözlü
davrandığı için kendinden çok utandı.

http://gizlihazineler.yetkin-forum.com

Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz